Basın Özgürlüğü ve İfade Özgürlüğü'nün Kapsamı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa ve yasalar kapsamında ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün kapsamı...

Basın Özgürlüğü ve İfade Özgürlüğü'nün Kapsamı
Basın Özgürlüğü ve İfade Özgürlüğü'nün Kapsamı Admin
Bu içerik 2060 kez okundu.

İfade özgürlüğü demokrasilerin temel taşlarından biri olup en geniş anlamda; bir düşünce, inanç, kanaat, tutum veya duygunun barışçıl yoldan açığa vurulmasının veya dış dünyada ifade edilmesinin serbest olmasıdır. İfade özgürlüğü, diğer bir anlatımla düşünceleri açıklama ve yayma özgürlüğü, düşüncenin sözlü, yazılı veya başka vasıtalarla anlatımı, sanatsal gösterim, kişisel görünüm ve görüntü tercihi, gösteri, örgütlenme gibi özgürlükleri kapsadığı gibi basın özgürlüğü de ifade özgürlüğüne sıkı sıkıya bağlı bir kavramdır. Anayasa’da düşünce ve kanaat özgürlüğü (m. 25) ile düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün temel bir hak olarak Anayasa tarafından güvence altına alınarak kişilere tanınmış olması, ancak basın özgürlüğü ile desteklenmiş olması hâlinde gerçek anlamına kavuşacaktır.


Düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün özel bir görünümü olan basın özgürlüğü, en yalın hâli ile haber ve düşünceleri serbestçe toplamak, bu haberleri yorumlamak, eleştirmek ve yayımlamak özgürlüğü olarak ifade etmektedir.


Basın özgürlüğü, Anayasa'nın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 1 ve 3. maddelerinde temel bir hak ve özgürlük olarak düzenlenmiştir. Anayasa'nın 28. maddesinde "Basın hürdür, sansür edilemez." , buna paralel bir düzenleme içeren Basın Kanunu'nun 3. maddesinde de "Basın özgürdür." denilerek, basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. 


Basına sağlanan güvencenin amacı ise toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da insanların dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir.


Basın özgürlüğü, basın araçlarını kullananların düşüncelerini açıklama ve yayma özgürlüğü ile aynı zamanda kamunun haber alma özgürlüğünü hayata geçirmektedir. Buna göre basın özgürlüğünün, basın araçlarını kullananlar yönünden bireysel, kamunun bilgi edinme ve haber alma hakkı açısından kamusal olmak üzere iki boyutu vardır. Demokratik, özgürlükçü ve insan haklarına dayalı sistemlerde basın, halkın olaylardan haberdar olmasını sağlayacak en önemli araçlardan biridir. 


Bunun gereği olarak basın; haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama basının doğal ödevleridir.
Demokrasinin yaşayabilmesi, kişi haklarının yaygınlaşıp gelişebilmesi ve hukuk devletinin kökleşmesi açısından bir çok denetim biçimi mevcut olmakla birlikte, kuşkusuz en önemli denetim, kamuoyu denetimidir. Basın da bunun en önemli araçlarından biridir. Bu nedenle, demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonu vardır. 


Ancak, basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük sınırsız olmayıp, yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Toplum hayatında bir taraftan bireylere hak ve özgürlükler tanınırken, bir taraftan da bu hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması zorunluluğu doğmaktadır. Basın özgürlüğü de sınırsız ve ilkesiz bir özgürlük değildir. Basın, Anayasa'da öngörülen sınırlar dahilinde özgürdür. Anayasa'nın basın özgürlüğünün düzenlendiği 28. maddesinin üçüncü fıkrasında, bu özgürlüğün sınırlandırılmasında Anayasa'nın 26 ve 27. madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiş; 26. maddenin ikinci fıkrasında ise bu hürriyetlerin kullanılmasının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabileceği düzenlenmiştir.


İşte bu sınırlama nedeniyle basın yaptığı yayınlarda gerek Anayasa’nın “Temel Hak ve Özgürlükler” bölümünde yer alan ve gerekse de Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.


Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda her iki temel hak ve özgürlüklerden hangisinin korunacağı sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda kişilik değerleri ile ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı arasında adil bir dengenin kurulması gerekir. Burada temel ölçüt hukuka uygun yayın yapmak ve kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın haber verme işlevini yerine getirirken özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki denge korunmalıdır. Haber verme hakkı bu sınırlar içerisinde kaldığı sürece hukuka uygundur. Haber, anılan temel kurallardan herhangi birine ters düşerse kamu yararı - kişilik hakları dengesi bozulur, kullanılan bu hakkın hukuka uygunluğundan söz edilemez (Hukuk Genel Kurulunun 9.10.1985 gün ve 1985/4-96 E., 790 K. sayılı kararı).


Basın belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli; olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır.
Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon yaratmak için yayım yapmak, hukuka aykırıdır.


Önemle vurgulanmalıdır ki, yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda, manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan “hukuka aykırılık” gerçekleşmeyeceğinden, basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. 
Diğer taraftan haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule olanak kılar. 


Anayasa ve yasaların güvencesi altında bulunan basın özgürlüğü ile kişiyi insan yapan kişilik değerlerinin çatışması halinde, birinin diğerine üstün tutularak sonuca ulaşılması mümkün değildir. Çünkü çatışan haklardan ya da özgürlüklerden birine öncelik vermek için mutlak bir sebep yoktur. Eşit değerde önemli olan haklardan birine imtiyaz tanınması, diğer hakkın ihlali sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle, her olay kendine özgü koşullar içerisinde değerlendirilerek çözüme bağlanmalıdır.


Bu açıklamalardan sonra denilebilir ki; 


Basın yoluyla yapılan bir eylemin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığı, başka bir anlatımla güvence altındaki basın özgürlüğünün yasalarca korunan kişilik haklarına üstün tutulabilmesi doktrinde kabul gören, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen "gerçeğe uygunluk", "kamusal ilgi ve toplumsal yarar", "güncellik" ve "özle biçim arasındaki denge" kriterleri değerlendirilerek saptanmalıdır. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayım, bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Hukuk Genel Kurulunun 02.11.2016 gün ve 2014/4-1184 E., 2016/1012 K. sayılı kararı).


Öte yandan, Anayasa'nın 90. maddesinin son fıkrasında yer alan "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır." hükmü gereğince uyuşmazlıkların çözümünde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş olan milletlerarası antlaşmalar ile iç hukuk birlikte yorumlanacağından, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS) konunun ne şekilde düzenlendiğine bakmakta yarar vardır.


İfade özgürlüğü AİHS’nin 10/1. maddesinde; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir." şeklinde düzenlenmiş, sınırları ise Sözleşmenin 10/2. maddesinde; "Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir." şeklinde ifade edilmiştir.

 
Görüleceği üzere basın özgürlüğü ayrı bir maddede değil, AİHS’nin 10/1. maddesindeki ifade özgürlüğü kapsamında düzenlenmiştir. İfade özgürlüğüne hangi meşru sebeplere dayanılarak sınırlamalar getirilebileceği ise ikinci fıkrasında ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bu düzenleme şekli dikkate alındığında ifade özgürlüğünün mutlak bir hak olmadığı, ifade özgürlüğüne ikinci fıkrada sınırlı şekilde sayılan meşru sınırlama ölçütlerine uygun olarak yasayla ve demokratik bir toplum bakımından gerekli olma ölçütlerine uyularak kamu makamları tarafında müdahale edilebileceği anlaşılmaktadır. Devlet tarafından ifade özgürlüğüne yapılan müdahale 10/2. maddede sayılan meşru amaçlara ulaşmak dışında başka sebeplere ya da Sözleşmenin başka bir maddesindeki sınırlama sebeplerine dayanamaz. Bunun yanında Sözleşmede sayılan meşru amaçlara ulaşmak için ifade özgürlüğüne yapılan müdahale zorunlu olmalıdır. Ayrıca sınırlama yasayla öngörülmüş olmalı ve demokratik bir toplum için gerekli bulunmalıdır.


Tüm bu açıklamalar göstermektedir ki, gerek Anayasa'da gerekse AİHS'deki düzenlemelerle güvence altına alınan basın özgürlüğü sınırsız değildir. Basın haberde ya da yapılan yorum ve eleştirilerde kişisel onur ve saygınlıklara zarar vermemelidir. Bu noktada eldeki uyuşmazlıkla ilgisi nedeniyle bir siyasetçi söz konusu olduğunda eleştirilerin kabul edilebilir sınırlarının, özel bir şahsa yönelik eleştiri sınırına göre daha geniş olduğu belirtilmelidir. Bir siyasetçi, özel şahıstan farklı olarak, her sözünü ve eylemini bilerek ve kaçınılmaz bir biçimde, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açar; bu nedenle daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadır. Hiç kuşku yok ki, Sözleşme'nin 10/2. maddesi, başkalarının, yani bütün bireylerin itibarının korunmasına imkân verir; bu koruma, siyasetçileri şahsi sıfatları dışında hareket ettikleri zaman da içine alır. Ancak bu gibi durumlarda söz konusu korumanın gerekleri, siyasi meseleleri açık biçimde tartışmanın yararıyla bağlantılı olarak tartılmalıdır (Lingens v. Avusturya Kararı).

 

Kaynak: Yargıtay Hukuk Genel Kurulu         2017/1361 E.  ,  2017/1447 K.

basın özgürlüğü ifade özgürlüğü düşünceyi yayma hürriyeti ifade özgürlüğü mahkeme kararları basın özgürlüğü yargıtay kararları

Üye olmadan da yorum yapabilirsiniz.
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Hukuk Etkinlikleri Mart 2019
Hukuk Etkinlikleri Mart 2019
Sürekli İş Göremezlik Ödeneği Nedir? Kimler Faydalanabilir?
Sürekli İş Göremezlik Ödeneği Nedir? Kimler Faydalanabilir?